İnsan, hayatta bir göç yaşar. Ruhlar aleminden başlayıp, anne karnına, oradan dünyaya, oradan kabre, kabirden haşre, haşirden ahirete ve ebedi aleme doğru akıp giden bir serüven yaşar.
Bu geçişler sanıldığı gibi kolay değildir. İnan, ruhlar aleminden sonra anne karnına misafir oluyor. Burada bir müddet kalıyor. Kaldığı sürece zorlu bir serüven yaşıyor.
Oradan dünyaya gelir. Burası da kolay değildir. Sonrasında ölüm ve beraberinde kabir hayatı, kolay geçişler değildir bütün bunlar. Haşir, daha bir çetin. Zerrelerle hesapların yapıldığı zorlu alem.
Bu yolculuk herkes için işlemektedir. Belirleyici olan ise, dünyada geçen zamandır. Çünkü ahiret, dünyaya göre şekillenmektedir.
Bu ciddi göçler insanı etkilediği gibi, bir ev, bir mahalle, bir işyerinde oda değişikliği, bir sokak ötesine taşınmak bile, insanı ciddi bir şekilde etkilemektedir.
Değişime alışmak, kolay değildir. Zaman gerekmektedir.
İnsan değişime göçlerle kendisini hazırlamalıdır.
En zoru da, hazırlıksız yakalanılan göçlerdir.
Göçler, hazırlık istiyor.
Ölmeden evvel, ölmekle geçiyor.
Şimdi size bir soru sorsam “ Bu akşam ölmeye hazır mısınız?” “nereden çıktı u da”? diyerek benzi solar insanın,
Demek ki; kimsenin ölmeye hazır olmadığı apaçık. Hesaplar hep yarınlar için. “Bu gün tamam, ben hazırım” diyen yok.
İnsanlar bırakın dünya değiştirmeyi, adres değişikliğine bile hazır değiller. Kimse rahatını bozmak istemiyor. Özellikle de, daha çok mala, imkana, varlığa, makama sahip olanlar daha çok tepki veriyorlar.
Yani kurulu düzenini kimse bozmak istemiyor. Ama dünya çok öyle uzun ömürlü yerleşimlere pek de müsait olmadığı gibi izin de vermiyor.
Hasılı kimse göçe hazır değil; ama herkes de göçüyor.
Peki bunca apaçık olan bir gerçek, nasıl göz ardı ediliyor?
İnsan neden ölümü üzerine almak istemiyor?
Hiç kimse, ya yarın odayı değiştirirsek diye bir hazırlık içerisine değil.
Resmi dairelerde, makam odaları öyle ihtişamlı, öyle süslü ki,
Bu, apaçık gitmek istememenin, dünyaya, dünyalıklara alışmanın bir yansıması.
Evlerde, işyerlerinde, çiçekler, süsler, tablolar, eşyalar yerleşmenin derecesini gösteriyor.
Bu yerleşme değil aslında, adeta kene gibi yapışmadır.
Oysa bütün makamlar terk edilmeye mahküm. Bu gün sahip olunanlar bizi terk etmeden, bizim onları terkimiz gerekiyor. Buna alıştırmamız gerekir kendimizi.
Yolunuz büyük kentlere düştüğünde, kalabalık fakat, sakin bulunan mezarlıkların yanından geçiyorsunuz. Ve , düşünüyorsunuz. Şehrin yüzlerce kez buraya boşaldığını.
Niceleri gelmiş, gitmiş. Mezar taşlarındaki yazılar dertlerin ortaklığını gösteriyor. Hatta bazı mezar taşlarında, merhumun ne iş yaptığı dahi belirtilmiş. Bir zaman zincirlikuyu mezarlığına gittiğimde şu yazı dikkatimi çekmişti. ‘O Tuğ generaldi’, Merhum ‘ belediye başkanıydı’ demek ki, bu mekanda her makamda insan yatıyordu. Buraya girişte makam gözeltilmiyor. Bütün makam sahipleri için ortak adres burasıymış.
Hayır ile anılan, iyi işler yapan, yüksek mertebelerde çalışan ehil kişilerle, şerler yapan, kötülükleri iş edinen, alçak seviyede yaşayanların son durağı işte burasıdır. Mazlum da zalimde bu kapıdan giriyor.
Buradan geçmeyen, buradan göçmeyen yok. Ya hazırlık, işte dert de bu.
Unvanları olanlar, varlık- yokluk hepsi dünyaya mahsus gereçler.
Kabrin öbür tarafına geçmeyen varlık, kabrin öbür tarafına geçmeyen yetki- etki içinde fanilik taşıyor.
Şu an yapılan bütün işlerin dünkü ustaları, şimdi mezarlık sakinleri. Hem de işleri yarım bırakıp girmişler.
Bütün gidişler ansızındır, anidendir; bu hazırlık olmadığındandır.
Giderken hesaplar hep yarım kalıyor. Onun için işini bitirip giden yok. Hepsinin yarın yapacak işleri vardı. Anlaşılan dünyada iş bitirmek diye bir şey yok. Dünyevi işler de uhrevi işlerde bitmeyecek. Sadece ikisi de ölçülü şekilde yaşanacak.
Mezarlıklar, iş bitmiş değil, işi yarım kalmış insanlarla dolu.
Göç, kesin. İhmali olmayan bir göç. Ama insan da bir o kadar gafil.
Hazırlıksız göç olur mu?
Anlaşılan kimse ölüme hazır değildi. Oysa “ ölmeden evvel ölmek, dünya seni terk etmeden evvel, sen onu terk et” hakikatleri insanlar içindi.
Dünya ve dünyalıklara bağlanmamız arttıkça, ayrılmanın düşüncesi bile zor geliyor. İnsan dünyaya tamamen, etkisiz, kusursuz, noksansız yerleşmek istiyor. Ama bu da mümkün değil. İhtiyaçlar bitmeyeceği gibi, kovalamaca da bitmeyecek. Ta ki ölüm kapıyı çalıncaya kadar.
İnsan, fıtraten ebed istediği için, ölmek istemiyor. İstemediği için de, hazırlık yapma gereğini göz ardı ediyor.
Oysa insan, ölümü hesaba katmak zorundadır; yoksa o, onu zaten hesaba katıyor. |